Kültür ve Sanat
Yayınlanma : 04 Ekim 2025 14:29
Düzenleme : 04 Ekim 2025 14:32

Tarihin Canlı Hafızası ve Sarayın Sürgün Prensesi Kenizé Mourad, İzmir'i Büyüledi

Tarihin Canlı Hafızası ve Sarayın Sürgün Prensesi Kenizé Mourad, İzmir'i Büyüledi
Sultan V. Murad’ın torunu, dünyaca ünlü yazar Kenizé Mourad, İzmir’deydi. Tarih, kimlik ve hafıza temalarını işlediği eserlerinin ardındaki felsefesini anlatan Mourad, "Yargılamak yerine anlamalıyız" mesajıyla dinleyicilere ilham verdi.
Tarihin Canlı Hafızası ve Sarayın Sürgün Prensesi Kenizé Mourad, İzmir'i Büyüledi

Osmanlı Sultanı V. Murad’ın torunu, dünyaca ünlü yazar Kenizé Mourad, Institut français İzmir’de gerçekleştirdiği özel söyleşiyle okurlarını edebi ve tarihi bir yolculuğa çıkardı. Mourad, "Amacım eğlendirmek değil, düşündürmek," diyerek yazarlık felsefesini özetledi.

ezine termal kaplıca arsası

İZMİR – Kökleri Osmanlı sarayına, kelimeleri ise tüm dünyaya uzanan, edebiyatın güçlü kalemi Kenizé Mourad, gençliğinin bir dönemine ev sahipliği yapan İzmir’de okurlarıyla hasret giderdi. Institut français İzmir’in tarihi atmosferinde gerçekleşen ve yoğun bir ilgiyle karşılanan söyleşide Mourad, sadece bir yazar olarak değil, aynı zamanda tarihin yaşayan bir tanığı olarak dinleyicileri derinden etkiledi. Savaş muhabirliğinden roman yazarlığına uzanan çalkantılı kariyerini, eserlerine ilham veren kimlik ve hafıza arayışını ve hayat felsefesini samimi bir dille anlatan yazar, İzmir’e olan özel sevgisini dile getirdiği anlarla da dinleyicilere tebessüm ettirdi.

Nostaljik Bir Geri Dönüş: "İzmir'i Çok Sevmiştim"

Söyleşisine İzmir’de bulunmaktan duyduğu derin mutluluğu ifade ederek başlayan Kenizé Mourad, sözlerinin hemen başında şehre dair kişisel anılarını paylaşarak dinleyicilerle sıcak bir bağ kurdu. Gençliğinde bir yılını bu şehirde geçirdiğini anlatan Mourad, o günleri tatlı bir nostaljiyle yâd etti. "İzmir’i çok sevmiştim. O dönem hayatımın önemli bir parçasıydı," diyen yazarın, "Sonra İstanbul’a gittim, doğru mu yaptım bilmiyorum" şeklindeki esprili sözleri, salonda sıcak bir kahkaha ve alkışla karşılandı. Bu samimi başlangıç, gecenin sadece bir yazar-okur buluşması değil, aynı zamanda Mourad’ın kendi geçmişiyle ve sevdiği bir şehirle yeniden kucaklaşması olduğunun sinyallerini verdi.

Gazetecilik Siperlerinden Edebiyatın Derinliklerine

Kenizé Mourad, dinleyicileri kariyerinin başlangıcına, yani uzun yıllar boyunca büyük bir tutkuyla yaptığı savaş muhabirliği günlerine götürdü. Özellikle Ortadoğu’da, en sıcak çatışmaların ve en karmaşık siyasi olayların merkezinde görev yaptığını belirten Mourad, gazeteciliğin gerçeği aktarmadaki sınırlarını nasıl fark ettiğini çarpıcı bir örnekle anlattı.

"İran Devrimi’ni yerinde, bizzat yaşarken gördüm ki, yaşananları tek bir makale ya da kapsamlı bir dosya haber ile anlatmak imkânsızdı. Olayların insani boyutu, insanların ruh hali, korkuları, umutları ve tarihin o anki kırılması, gazete sayfalarına sığmıyordu. Gerçeğin sadece görünen yüzünü değil, ruhunu da anlatmak gerekiyordu," diyen Mourad, bu yetersizlik hissinin kendisini edebiyata yönlendiren en temel itici güç olduğunu vurguladı. Roman yazmaya başlamasını, gerçeğe daha sadık kalma ve onu daha bütünlüklü bir şekilde aktarma çabası olarak tanımladı. Bu geçiş, onun için bir kariyer değişikliğinden çok, bir ifade biçimi arayışıydı.

Yazarın Misyonu: "Hem Akla Hem de Kalbe Dokunmak"

Yazarlık amacının altını net bir çizgiyle çizen Mourad, popüler kültürün dayattığı "eğlendirme" misyonunu reddettiğini belirtti. "Benim amacım asla sadece eğlendirmek olmadı, okuru düşündürmekti," diyerek kendi edebi manifestosunu ortaya koydu. Ona göre, bir hikâyeyi, bir gerçeği ya da bir tarihi olayı kalıcı kılmanın tek yolu, okuyucunun hem zihinsel hem de duygusal dünyasına aynı anda hitap etmekten geçiyordu. "Bir şeyi hakkıyla anlatmak için hem akla hem de kalbe dokunmak gerekir. Akıl anlar, kalp ise hisseder. İkisi birleştiğinde ise gerçek bir kavrayış ortaya çıkar." Bu felsefe, onun romanlarının neden bu kadar katmanlı, dokunaklı ve aynı zamanda bilgilendirici olduğunun da bir anahtarı niteliğindeydi.

FELSEFENİN IŞIĞINDA BİR EDEBİ YOLCULUK: "ÖNEMLİ OLAN YARGILAMAK DEĞİL, ANLAMAKTIR"

Söyleşinin en derinlikli anlarından biri, Kenizé Mourad’ın hayatına ve eserlerine yön veren temel felsefeyi paylaştığı bölümdü. Yazar, entelektüel ve kişisel gelişiminde dönüm noktası olan bir anısını dinleyicilerle paylaştı. Üniversite yıllarında bir hocasından duyduğu, filozof Spinoza’ya ait "Önemli olan yargılamak değil, anlamaktır" (Comprendre, ne pas juger) sözünün, o günden sonra hayatının pusulası haline geldiğini belirtti.

"Bu basit ama derin cümle, benim için bir aydınlanmaydı," diyen Mourad, bu ilkenin hem gazetecilik hem de yazarlık kariyerinin temelini oluşturduğunu dile getirdi. Savaş muhabiriyken, çatışan tarafları, farklı kültürleri ve acı çeken insanları yargılamadan önce onların koşullarını, motivasyonlarını ve tarihlerini anlamaya çalıştığını söyledi. Bu yaklaşım, ona olayların ardındaki insani dramı görme ve aktarma yeteneği kazandırmıştı.

Romanlarına da aynı felsefeyi taşıdığını vurgulayan yazar, "Tarihi karakterleri veya olayları bir mahkeme salonundaymış gibi yargılamak yerine, onları kendi dönemlerinin şartları içinde anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Okurun da bunu yapmasını istiyorum. Anlamak, empati kurmayı gerektirir ve empati, bizi insan yapan en temel duygudur," dedi. Bu sözler, Mourad'ın eserlerindeki tarafsız ama şefkatli duruşun felsefi kökenlerini gözler önüne serdi.

Romanların DNA'sı: Kimlik, Hafıza ve Unutulmuş Tarih

Kenizé Mourad, söyleşide eserlerinin temel izleklerini de detaylandırdı. Romanlarının merkezinde her zaman "kimlik, hafıza ve tarih" üçgeninin yer aldığını belirten yazar, bu temaları nasıl işlediğini iki başyapıtı üzerinden somutlaştırdı.

İlk romanı olan ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşan "Ölmüş Prensesin Anısına" (De la part de la princesse morte), aslında kendi ailesinin, annesi Selma Hanımsultan’ın trajik ve sürükleyici hikayesiydi. Bu romanla sadece kişisel bir anıyı değil, aynı zamanda bir imparatorluğun çöküşünü, sürgünü, köklerinden koparılmayı ve yeni bir dünyada var olma mücadelesini anlattığını söyledi. "Bu roman," dedi Mourad, "Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinden Fransız Mandası altındaki Lübnan'a uzanan bir hafıza yolculuğuydu. Unutulmaya yüz tutmuş bir dünyanın sesini, özellikle de saraylı bir kadının sesini bugüne taşımak istedim."

Bir diğer önemli eseri "Gümüş Şehirde" (Le jardin de Badalpour) hakkında konuşurken ise sömürgecilik tarihine ve direniş ruhuna odaklandığını ifade etti. "Bu romanda, 19. yüzyılda Hindistan'da İngiliz sömürgeciliğine karşı cesurca direnen Müslüman bir kraliçenin, Begüm Hazret Mahal'in unutulmuş hikâyesini anlattım," diyen yazar, amacının Batı merkezli tarih yazımının gölgede bıraktığı kahramanları gün yüzüne çıkarmak olduğunu belirtti. Onun için roman yazmak, adeta bir arkeolojik kazı gibiydi: tarihin tozlu katmanları altında kalmış, susturulmuş veya unutulmuş sesleri bulup çıkarmak ve onlara yeniden hayat vermek. "Benim için roman, tarihe farklı bir pencereden ışık tutmanın ve o unutulmuş sesleri bugünün dünyasına duyurmanın en güçlü yoluydu," diyerek edebiyatın tarihle kurduğu bu güçlü bağı vurguladı.

BİR KÜLTÜR ELÇİSİ OLARAK KENIZÉ MOURAD: "YAŞAYAN BİR ANIT"

Geceye ev sahipliği yapan Institut français İzmir’in Müdürü Juliette Bompoint, yaptığı selamlama konuşmasında Kenizé Mourad’ı ağırlamaktan duydukları onuru ve mutluluğu dile getirdi. Bompoint, Mourad’ı tanımlarken son derece isabetli ve güçlü bir ifade kullandı: "O, hem gazeteci hem de romancı kimliğiyle yaşayan bir anıt."

Bu tanımlamanın altını dolduran Bompoint, "Kenizé Mourad, sadece büyük bir yazar değil, aynı zamanda Doğu ile Batı arasında köprüler kuran, farklı kültürlerin birbirini 'anlamasına' hizmet eden bir düşünürdür. Kadın kimliği, köksüzlük, göç ve hafıza gibi evrensel temaları kendi kişisel tarihinin derinliklerinden çıkararak tüm insanlığa mal etmeyi başarmıştır. Eserleri, bizlere tarih ve kimlik üzerine son derece derinlikli ve çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor. Bu değerli anı İzmir’de, onun sevdiği bu şehirde paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz," dedi. Bompoint’in bu sözleri, etkinliğin sadece bir yazar buluşması olmanın ötesinde, farklı kültürlerin diyalog kurduğu önemli bir kültürel diplomasi anı olduğunu da gösterdi.

Düşünce ve Duygu Dolu Bir Gecenin Ardından

Söyleşinin soru-cevap bölümünde okurlarının sorularını içtenlikle yanıtlayan Kenizé Mourad, hem kişisel yaşamına dair merak edilenlere hem de yazarlık sürecine ilişkin detaylara ışık tuttu. Gecenin sonunda okurları için kitaplarını imzalarken her biriyle tek tek sohbet etmesi, onun alçakgönüllü ve samimi kişiliğini bir kez daha ortaya koydu.

Institut français İzmir'den ayrılırken dinleyicilerin yüzündeki ifadeler, Mourad’ın amacına ulaştığını kanıtlar nitelikteydi. Onlar sadece güzel bir hikâye dinlemiş değil, aynı zamanda tarihle, kimlikle ve kendi geçmişleriyle yüzleşmeye davet edilmişlerdi. Kenizé Mourad, o gece İzmir’de sadece kelimeleriyle değil, duruşuyla, bilgeliğiyle ve tarihten süzülüp gelen asaletiyle de derin bir iz bıraktı. O, bir prensesin torunu olarak başladığı hayat yolculuğunda, kelimelerin kraliçesi olmayı başarmış, bunu yaparken de en büyük gücünü "anlama" arzusundan almıştı. İzmir, bu tarihi buluşmayla birlikte, hafızasına unutulmayacak bir kültürel anı daha eklemiş oldu.